ZANGOÇUN ÖLÜRKEN DİNLEDİĞİ

iskender

öldürdü zangoçu tırnakları boyalı oğlan

asıldı sarkan urgana var gücüyle

titredi ve büyüdü ilhamı içinde geçen şarkının geç vakit geçerken içinden laf sokmaların, ucuz et pazarlıklarının, bir onu çeviren çevirmelerin

ve sırtını dönmüş tanrıların kutsal kulelerinden taştı vakitsiz -cumalardan, pazarlardan önce- kalbin vaazı

bir kaşıntının izdüşüdür onun hor görülen duası varlımızın tecrübesinde

tenle parmak arasında büyür iyi huylu dikeni

batar görmezden geldikçe biz: sevgili kullar: boşluk dolduranlar: kafa sallayanlar: el öpenler: eli değnekliler: değnek gördükçe bükülenler

kanatır kimsenin kimseye ağlayamadığı damlayı…

03,05,2020

 

black and white blur boy child

Photo by Ana Paula Lima on Pexels.com

karanlıktır saçları

gündüzün getirdiği zaman onda ağarmaz

söndürür cigarasını akşam sefaları kokmaya başlarken

kolundaki saatte akşamın sekiz buçuğu

babadan kalma bir hatıra gibi durur…

 

 

 

SIRLAR ÖLÜR SEVGİLİM

brown horse

Photo by Arvid Knutsen on Pexels.com

soluk soluğa fısıldadı fırtınanın yorgun atı

havalandırarak uzun kuyruğuyla kum sözcüklerini

dalgaların usuna karışmadan az evvel

bu bir sır, dedi

tamam, dedim, kadehimdeki rakının üstüne yemin ederim

dünyanın türlü işleri üstüne yemin ederim

ocakta fokurdayan aşın üstüne yemin ederim

tülbentten süzülmemiş şarabın bardağı saran tortusu üstüne yemin ederim

bütün yalanların ve allahların üstüne yemin ederim

peki, dedim, söyle henüz duyuluyorken sesin

hüzünlü hayalleri göçerlerin düşten düşe kurulup bozulurken

tutunduğu dilden düşerse türküler

ne olur artık rüyamıza giremeyen şeylere

unutarak öldürdüğün sır sen uyurken nerende gömülü durur…

26,04,20

 

 

sana sığınan bu acıyı

sana sığınan bu acıyı söküp atamazsın içinden

sana sığınan bu acının gidecek başka ülkesi yok

çıktın evden, kaldırımlarda yürüdün, geçip geldin dükkânların önünden

yaklaştıkça bu kapıya  —sanki çok girmek istermişsin gibi—  hızlanıyor adımların

eski zamanlardan kalma bir tebessümle —eski zamanlardan: daha genç zamanlardan—

yüzünden —küçülmüş ve incelmiş ve kızarmış yanakların: biraz üşümüşsün— sana sığınmış bu acıyı düşüremezsin

sana sığınan bu acının gidecek başka ülkesi yok

elbiseler, uçuşan etekler giyip sağa sola savurma bu acıyı

kaldır başını taş dolu kuyulardan

biriktirerek, çoğaltarak sana sığınan bu acıyı gör

saçlarını mı toplamalıyız

akışkan, uzun kâküllerini mi çekmeliyiz gözlerinin önünden

yoksa sana dokunmalı mıyız artık…

 

18,04,20

SÜMBÜL

selective focus photography of purple hyacinth flower

Photo by emel ceren on Pexels.com

Kendine yiten ruh
Durmadan sayar günahlarını
Korkar işaretlemekten keşfettiği doğruyu
Baharın boş bıraktığı sorularda
İçinin içindeki içlerine kat kat katlayıp saklar görmediği sümbülü
Hiçbir yanlış götüremez halbuki onun toprağı nakışlayan morunu olmadığı bir renge
Defterin üzerine sinerse kokusu çekinirler kapağını açmaya
Henüz yok hiçbirinde ondaki sevabı tartacak endaze…

12,04,20

Portakal Ağacında Serçeler

gray small bird on green leaves

Photo by daniyal ghanavati on Pexels.com

Serçeler azgın

Serçeler vahşi

Kundakladılar dinginliğimi patlayan tomurcuklarıyla portakal çiçeklerinin

Ağzımda hızlı büyüyen ağaçlar

Bilmeden nerede olduğumu yitik değilim:

fokurdayan toprağın üstünde eriyor yaralarım mor sümbüllere

Serçeler azgın

Serçeler vahşi

Savaşmaya devşirilmiş çocuklar gibi pamuktan göğüsleriyle

yıkıyorlar sessizliğin bendini

Karar vermeli neremde duracağına

her yerlerimde damarlanan bir dalı suya ulaşmış söğütlerin diyeceği

Kovuklar boş

Kiremitlerin altı boş

İlle lacivert yastık

bulut yorgan

Serçeler azgın

Serçeler ebabil

Uçmaktalar bahar damları üstünde kan revan…

05,04,20

 

YOSUN

Unknown

Alnın var mıydı senin acıların sabitlendiği bir taçla çevrelenmiş

Vardı, de n’olur

Ve de

öptün onu sen

mayıstı, akşamdı

evlerine dönüyorlardı arka camlarında parıldayan güneşle arabalar

dudaklarında yosundan eller olarak kaldı gözlerim

Ve de

Evet, alnım vardı

geceleri kapanan çiçeklerdi seni düşündüklerim

hep karanlıkta geldin bizi görmeye

çarşaflar serilmeden önce gittin

Ve de

rakı kokuyordun

deniz dibine tutunmuş yosunlardı dudakların

sarhoş kelimelerin dalgalandırdığı

Ve de

Evet, bir alnım vardı

öptün onu sen

sanki yoktu hiçbir şeyden haberin

piçin tekiydin ya da…

28,03,20

 

 

ALNIMI DAYADIĞIM TEN

sepet örüyorum seslerin kamışından

aklın iskeletine doluyorum sözün bitimsiz çemberini

alnımı dayadığım tende gördüğüm düşü alıp götüreceğim her yere

bataklığa konup göçen kuşların curcunasından yatağının içinde uyuyacak kendime alıp sana verdiğim son nefes

24,03,20

KAYADAKİ BALIKÇI

günlerdir iki kişiyiz

ne yükseldi ne alçaldı deniz ayın yokluğunda

bak kayadaki balıkçı her akşam dönüyor vatanına

düşme sözlerin peşine

aklın tazısından hızlı koşar onlar

yorulur ve geride kalır söylenmeyen

hatırlanan yalandır artık sadece

gerçek olmuşsa bile

akar zamanın eğrisinden mühürlü hüzün

günlerin çatlağında sızlar

sözlerin peşine düşme

doğur kelimeyi her defasında

hem ben de ağlamaklı bir ses değil miydim başka yüzlere çarpan

memelerine tırmanmadan önce…

12,03,20

BİR ÇİNGENE NEDEN ÖLMEMELİ

Örtün kahkahasını toprakla ve sözlerle gidenlere inmiş olan

Yine de tüter yakılan ateş

Gözlerimize kaçar içerde biriken dumanı hayatın

Sönse de dudaklarda şarkı

darbukanın, cümbüşün şevki kaybolsa da çürüyen ellerde

Kuşanır mermer etek baharın çiçeklerini

Evet doğru: Zaman düşmandır yazıya ve yazgıya

Siler kokusuz rüzgarın zımparası isimleri

Ama hükmü geçmez ayağa dikilen taşların raksına

Tanımsız bir çingene yontmuştur onları

Kapkara mübarek elleriyle…

27,02,20