KIŞ ÇAYI


bu dinginlik
odaya tutunan uslu havada
şarap
tükendi
kadehin dibinde külleniyor soğuyarak kırmızısından
onu ovsan mı güneşin tarçınıyla
ellerinde ısrar eden kokusundan mı sürsen

rüyalar geceden önce başlar
beklemez kimsenin sarhoşluğunu
yüzünü beceremediğin adamlar görürsün
ellerin açık uyursan
kabul olmuş duaların dökülür
saçların, pul pul derilerin
halılara akar
hapşırır  antihistaminiciklerini yutmamış maskesiz tanrılar

eğer bulaşırsa sana kutsal şeyler
kamu spotlarında anlatıldığı gibi en az yirmi saniye günaha gireriz
şayet ortam müsait değilse cehennemi düşünürüz birbirimize dokunan yerlerimizle
ateş çünkü kâfirin savunma mekanizmasıdır
soyunup
soyunup
soyunup
yıkanırız geç kalan kışın şadırvanında
kabul görene kadar derecemiz alışveriş merkezinin yüce kapısında

amin mi tanrım …

14,11,20

İYİ HIRSIZLAR AÇ KALIR


Köksüz kelimelerle, şarkılarla sarıp sarmalayarak
sınama dudakları
Böyle artık
soluk bir  nefes nasıl asarsa bıyıklarımın ucuna güzün ıslak şemsiyesini
nasıl kızıl bir yaprağa dönüşürse dökülmeye hazır tüylerden ibaret kuşlar
ve Şubat başı tanrıya dokunan sesler nasıl inerse çatıların kırmızı toprağına
yarım cennet, yarım cehennem altıgen ayetler olarak

Böyle-ce  artık
geri veremem geceye
çarşafları kırıştıran uykuyu
getiremem çaldıklarımı
iyi hırsızlar aç kalır
Sen de bi yemin ediversen ölür müsün bundan sonra bin kere tanısan da
beni görmezden geleceğine
dolaşırken şafakta kurulan hırsız pazarlarında
aramıyormuş gibi geçeceğine tezgâhımın önünden
Sen’ in olmayı unutmuş eşyalara bakarken
kaşımayacağına gözlerine uzanmış dünlenen zamanı…

07,11,20

ŞEYLERİN MESELA


elinde bir külah bol kepçe zencefilli dondurma
ayağında rahat sandallar
alnına yapışmış saçların
ArtıkOkunulamazKitaplardanHarfler gibi
BatıkŞehirleriAnlatanKilTabletlerdekiKutsalBirRûn gibi
terden tere geçen sözlerisin el ele tutuşanların
yok olmayan kemikten kelimelerisin tanrılarını yakarken elleri tutuşanların

bacaklarının pürüzsüz yokuşundaki sona
bu kıyısı masrafsız denizin yamacına
Üsküdar rıhtımında iki sosisli yemeye
dilek ağaçlarına tırmanarak mı varılıyor
buruşturup atıyorum boş bira kutularını
suda ne kadar çözündüğüm yazıyordu muhteviyatında
sen ona göre mi ağlıyorsun birisini terk ederken
şeylerin mesela önden sevişmelerin filan
ne kadar çözündüğüne mi bakıyorsun  gözyaşlarında
ne kadar zaman sonra unutulması gerektiğine üçlü kanepede seyredilmiş bir filmin
neye dayanarak karar veriyorsun
dört gözle cevabını bekliyorum
çünkü artık tek kişi değilim
alnımı sürterken esrarla sıvanmış duvarların sloganlarına
ve bodrum katı meyhanelerinde kusmuklu hülyalar içinde beklerken
cigarası bitenlere imdat saran süper bir melekle tanıştım
beni aldı, kör bir şifacıya götürdü
çakısının tersiyle şakaklarımı çente çente
kendine mal etti zaten benim olmayan ağrıyı
elleri aspirin kokuyordu
biraz da sargı bezi ve çocukları susturmak için fındıklı akide şekeri
meleğin kanatları kızartma kokuyordu
rakımız bitmiş gibi birbirimize baktık
birkaç karanfil tanesiydi seni ilk öpüşüm…

19,10,20

DENİZE YÜRÜYEN

Orman denize yürüdü
Omuza uzayan saçlarıyla
Dağın ensesinden inerek
Bulutların demir olduğu o günde
Gök sert yastığını koydu düşümüzün altına
Çobanın ellerinde yorgunluktan yontulmuş  uzun değnek
Dayanmış uyuyordu meşe palamutuna…

09,09,20

KISA İŞLERİ YAŞAMANIN

Her şeyden esmer,
Göğe konunca açılsa da
Yıldızları gecenin/

Düşen yaprağı
Bulmalısın çabucak
Uyanmadan ağaç/

Öğrenmeliyim
Sol elle iş yapmayı
Yoksak biz eğer/

Gökyüzü mavi,
Çıkmalı gölgesinden
Huş ağacının/

Gülü bulmaya
Seninle gidelim mi
Kadife seziş/

Ihlamur kokar
Serpilirsen dilimde
Bütün sözlerim/

Çocuklar söktü
Bense yeni başladın
Okumaya baharı/

Bak gördüm seni
Saklansan da benden
Küçük kırlangıç/

Şu yeşil zeytin
Kapkara olacak mı
Gözlerin gibi/

29,08,20

DIONYSOS’ UN ATLARI

Eynif Ovası/Yılkı Atları

Dağların ardında koşuyor yankı atları
unutulmamış pişmanlıkların peşinde
Her gece aynı masada kahrediyor aptallığına Dionysos
Ah nasıl kaptırdım, diye dövünüyor, suyu şaraba çeviren küpümü İsa’nın tanrısına
Nicedir geçmiyor adım kutsal günlüklerde,
taş sunaklar kanlanmıyor kulların dilekleriyle
Ezdiğim üzüm,
çürüttüğüm kabuk
neşesi hadım edilmiş şenliklerde
buruk bir tat emzirdiğim sarhoşluk artık bana
Sıcak yanağını sevgilinin söküp aldılar göğsümden;
nasıl severdim oysa onu kalabalıklar içinden seçmeyi,
çiçekler yaratmayı yan  yana gelene kadar,
ağacın gölgesinde dönmeyi bir öpüşmek saati gibi fırıl fırıl

Koşuyor yankının atları
Koşuyor sesimin dünyayla çarpışan heyecanı
Yetişmek ne zor dörtnala acılarla geçen  şimdiye…

22,08,20

PALMİYELERİN RUHA KATMADIĞI ESENLİK YAHUT UNUTULUŞUMUZ

Herkesten gittiği gibi
ne kadar gidiyorsa herkesten
öyle gitti
üç beş kuruş parlamak için başkasının gözünde
öğrendik ki
bu filmde de en gâvur, en ışıklı yer rehincinin dükkânı
Böyle böyle anladık rüzgârda hışırdayan palmiyelerin ruha esenlik katmadığını
biz  karanlıkta sarhoşlar değildik
biçilmiş çimenlerdi çürürken dumanlayan gecenin aklını
Kalbimizi de dinledik
atıyordu pata küte, pata küte, pata küte
atmamış aslında hiçbir şeyi yavşak
silkeleyip kaldırmış yerli yerine
şöyle bir havasını değiştirip ,
tazeleyip
damarlarda biriktirmiş düşük yoğunluklu lipidlere yapıştırarak sürgüne gönderdiğimiz an/ı/ları
yavşak ki ne yavşak
sonrasında kopuş kaçınılmaz
ince damarın girişine kurulacak barikat
Halbuki ne gerek var böyle şeylere
biz  elleri, dudakları, memeleri, sözleri, omuz başlarını, parmak uçlarını, şarkıyı, öpülen avuç içlerini, yeni serilmiş yazlık örtülerin kokusunu unutan insanlar değildik
ah biz değildik karanlıktı sarhoş
zorla içirdiler bize gecenin işlerini
alıkoydu isimlerimizi kolluk düşleri
bi konamadık Themis’ in kefesine  olanca masumluğumuzla
Yoksa şimdiye çoktan yine bildiğimiz meyhanelere dökülmüştük
pankartlar üflüyorduk yüzlerimize har har
masa kapıyorduk pencere kenarından erkence gidip
bekliyorduk çoğalalım ki azalsın hesap
Böyle böyle öğrendik
yeniden adlandırabilir kendini kişi başkalarının terk edilişlerinde
kafa kağıtlarındaki şu malum bütün cibilliyetimizin depolandığı son model çipi hükümetin
haklanabilir aynı anda hep bir ağızdan okursak lanetli bir şiiri

herkesten gittiği gibi
ne kadar gidiyorsa herkesten
Öyle gitti bizden de
soğumuş kahvesini kibarca içtikten sonra
içinden bile söylenmeden
daha şimdiden o kadar mühim değildik…

08,08,20

YÜZÜN/YARAN/SIZIN


Kocaman düğme
Sımsıkı ilik
Acıtacaksın içimden her geçtiğinde
Uzun oraklarıyla biçecek saçların aklıma düşen sözlerin sütten köpüğünü
Bende hep o  terli, ıslak kokusu
sarsıntıları önceden bilen tedirgin köpeklerin
Ruhumun kirişleri kopacak ergin, dirençli gövdene sarıldıkça
Ve sabahlar, akşamlar birbirine karışacak teninin rengini tutturana dek ufukta yanıp sönen gün
Yüzün-yaran-sızın
Nah böyle kafa yaran taşlar kadar sövüyorum  kaderlere, allahlara, şarap taslarına filan
da
işin aslı
bende seni unutacak göt yok
Hem vallahi hem billahi
bende seni unutacak şuncacık göt yok…

25,07,20

RAKININ LATİNCESİ

tumbral.com

benden mi kuşların avluya serdiği
mümkün ruh
taş olmuş kanatlarla
saçmalayan gözden düşen bir tüfengi
göçe kalkmış buluta
mümkün mü yüzün başka yerlere haber vermeden çağırsın beni
yoksa  yüz yüze bakmamız zor
ve cigara da olmasın
bırakması zor şeyler olmasın aramızda
geçen akşamki  şarap nasıl da boktandı öyle
rakı içelim mi, rakı
paylaştıran bir kokusu var anasonun (pimpinella anisum)
gelirken de kuşa çarptım
çok küçüktü, hava da karanlık
inip bakmadım
ama kesin ölmüştür
göğüs kafesinin artık ön camda esneyemeyip teslim olduğunda çıkarttığı  sesi duydum
çarpmasaydım iyiydi
kuş için de benim için de
Et non invenietis antequam moriar
, der anneler, bulmadan ölmem
rakı içelim mi rakı
hazır  yüz yüze oturmuşken
sana anlatacaklarım var  Vergilius …

04,07,20

GÜNEBAKAN

Yüzlerin atlasında yok dünyalardı
çizgilerinin ucundan tutup keşfetmeseydin
Dönemezlerdi ifadelerinden sana
başka güneşlerle doldurmaya çekirdeklerini
Ayrı ayrı yörüngelerden çıkıp birleştiler Esmer -nerdeyse karanlık- memelerinden
emdiler tanrının  daha güzel günahlarını

uzak ışıkların  cemâziyelevvelinden…

30,06,20