ŞEYLERİN MESELA


elinde bir külah bol kepçe zencefilli dondurma
ayağında rahat sandallar
alnına yapışmış saçların
ArtıkOkunulamazKitaplardanHarfler gibi
BatıkŞehirleriAnlatanKilTabletlerdekiKutsalBirRûn gibi
terden tere geçen sözlerisin el ele tutuşanların
yok olmayan kemikten kelimelerisin tanrılarını yakarken elleri tutuşanların

bacaklarının pürüzsüz yokuşundaki sona
bu kıyısı masrafsız denizin yamacına
Üsküdar rıhtımında iki sosisli yemeye
dilek ağaçlarına tırmanarak mı varılıyor
buruşturup atıyorum boş bira kutularını
suda ne kadar çözündüğüm yazıyordu muhteviyatında
sen ona göre mi ağlıyorsun birisini terk ederken
şeylerin mesela önden sevişmelerin filan
ne kadar çözündüğüne mi bakıyorsun  gözyaşlarında
ne kadar zaman sonra unutulması gerektiğine üçlü kanepede seyredilmiş bir filmin
neye dayanarak karar veriyorsun
dört gözle cevabını bekliyorum
çünkü artık tek kişi değilim
alnımı sürterken esrarla sıvanmış duvarların sloganlarına
ve bodrum katı meyhanelerinde kusmuklu hülyalar içinde beklerken
cigarası bitenlere imdat saran süper bir melekle tanıştım
beni aldı, kör bir şifacıya götürdü
çakısının tersiyle şakaklarımı çente çente
kendine mal etti zaten benim olmayan ağrıyı
elleri aspirin kokuyordu
biraz da sargı bezi ve çocukları susturmak için fındıklı akide şekeri
meleğin kanatları kızartma kokuyordu
rakımız bitmiş gibi birbirimize baktık
birkaç karanfil tanesiydi seni ilk öpüşüm…

19,10,20