EN BÜYÜK SIR

duck-white-ducks-animal-86731.jpeg

Ördekleri bütün kuşlardan daha çok seviyorum

Bunu bilmen lazım

en büyük sırrımı

içimde itişip kakışan onca gizin arasında en mühimini

Bunu sana söylemeye karar verdiğimde evimize dönüyordum

pek yorgun değildim

seni özlemiştim

bahçede oturup çimlerin boyu hakkında konuşmak, bisiklete binip etrafta dolanmak istiyordum

Yolda bir çam ağacının reçineli gölgesinin altına oturmuş erken vakit akşam yemeklerini yiyen dört ırgat aynı anda bana dönüp” emin misin” der gibi baktılar “dönüşü yok bu yolun”

İçlerinden göyneğinin rengi gri olanı ilkokul arkadaşım Vedat’ a benziyordu

Ona pek kanım kaynadı

Ağacı da sevdim

Az ötelerinde birikmiş yüzen kuşları eksik gölcüğü de

“Eminim” dedim ben de gözlerimi açarak

hepsine yetti baktığım

Şaşırdım doğrusu gözlerimin birden çok adama yetmesine

İşte yineliyorum ördekleri bütün kuşlara yeğ tuttuğumu

Zira bunu sana söylemezsem

Bir yaz gecesi serin rüzgarların hapsedildiği sokaklarda gezinirken

kendin anlarsın 

elin elimi bırakır

sağır yarasalara şanssız böcekler çarpar

Sonra ben susmayı pek iyi bildiğimden 

artık dayanamayıp kendini üç adım öne atarsın

Sırtın şimdi beni derin sulara çağırmaktadır

sırtın , ah o sırtın, tarlalarda kararmış gündelikçi çocukların elleri kadar güzel kalmakta ısrarcıdır

…da kime ne fayda

Oh neyseki söylemişim

“Ördekleri” demişim

“bilsen ne çok severim”

POST-IT

adult art conceptual dark

Photo by Pixabay on Pexels.com

Muhtemeldir ki gelinlerininkini beğenmeyen kaynanalar tarafından kundaklanan bebeklerin tahta beşiklerinde mışıl mışıl uyuduğu odalarda mayalanan ezgimiş sesiyle konuşuyor  bizimle/

Şehirler gezmeyi seven eski bir radyo frekansı gidip geliyor kulaklarımızda(1)/

Düşlerinin hatları yüzününkilere karışıyor/

Şimdi bakışında biz hepsini seçemesek de uçuşan toz zerrecikleri vardır/

Ve o toz zerrecikleri kendinden yapışkanlı bir not kağıdının her yere sıkı sıkı sarılmayı seven kısmına tutunup onu mantar panoyu terk etmeye ikna ettikleri için yine yukarıda bahsi geçen bakışta gidilmemiş bir randevu, edilmemiş bir telefon, alınmamış bir şişe şarap ya da içi tıka basa bezelye ve havuçla dolu milföy hamurlu dondurulmuş börekler vardır/

Ve o sanki bütün bu olup biteni bize değil de sadece bir kişiye –cigarayı günde iki pakete düşürüp, rakıyı sütle içmeye başladığı halde son altı ayda iki kez mide kanaması geçiren, her buluşmamıza gizemli dumanların içinden güzel kafasıyla çıkıp gelerek son anda bir şekilde katılan arkadaşımıza- anlatıyor/

Bizse uzun yolculuk güzergahlarının olmazsa olmazı, otobüsleri mor ışıklı sinekkapanlar gibi kendine çeken mola yerlerinden birinde memlekete dönmeden bir gece önce bütün paralarını canlı müzik çalan barlarda biraya yatırdıklarından beş kuruşsuz iki üniversite öğrencisi gibi , yarım saatliğine ışıkları sönmüş, kaloriferleri kapanmış otobüsün koltuklarına mıhlanmış oturuyor , tavan rafında unutulmuş ve umursanmamış herhangi bir şey olduğumuzun farkına varmamıza rağmen umutla dönüp bizi almalarını bekliyoruz/

Oysa az çorbamızı içip birkaç incecik dilim ekmek yiyebilsek, müessesenin ikramı olduğunu duyunca ikincileri söylediğimiz çayımızın yanına Maltepe pazarından alınmış filtresiz Camel’ larımızı yakabilsek bizim de dilimiz çözülecek, seslerimiz duyulacak, yüzümüze düşler, hayaller inecek/

Belki o zaman öğretmenim beğenmediği için hiç de mübarek görünmeyen yeşil pelikan silgimle kenarı kırmızı çizgili defterimden adeta keseleye keseleye çıkardığım ucu bence pek güzel kıvrılmış o harfi yeniden yazacağım ilk gördüğüm kendinden yapışkanlı not kağıdına…

 

20,07,18

(1) Sait Faik ABASIYANIK’ ın bir hikayesinden alınmıştır.

DENİZDE – II

cb6ad7c30b370d70544d11f27db1f5a0

kıyıya yakın gidiyor ismi okunamayan mavi-beyaz sandal

dedesinin dedesi Girit göçmeni balıkçı asılıyor küreklere

inzivaya çekilmiş tanrıları andırıyor köpürmüş sakallarıyla

ya da sürgün bir günahı

unutulmasıyla aynı acıyı veriyor ne de olsa güzel bir balığı öldürdüğümüz günün hatırlanması

bu yüzden gözlerden uzak tutulmalı

Girit’ in yaşlı tanrısı…

 

10,07,18

DENİZDE

beach-alanya-antalya-marine-preview

ilkin annesini özlemiş bir kız çocuğu çıkıyor dalgaların arasından

kuyruğuna basılmış, bayağı bayağı kocaman, adam azmanı bir balık ciyaklayarak

çişini tuzlu suya salıvermiş kara kıvırcık bir oğlan

bayram arifesi bakkalın şeker çuvalı sanki deniz

göz göre göre, kepçe kepçe eksiliyor

ben ve göçmeyi terketmiş yaşlı kuşlar olup biteni seyrediyoruz

kıyıda haliyle alabildiğine kum var

güneşten gevremiş plastik şezlonglar, insanı sarhoşluğa sevk eden promosyon şemsiyeler, tepsilerindeki yükü ayyaşlığımıza indiren asgari geçim indirimi maaşlarına yansıtılmamış Kürt garsonlar

bir de ayaklarımızın altına serili taşlar var

herkesin her şeyi gibi taşlar:

meğer eskiden bu yarım bir kalpmiş taşları

öldürülmüş bir filin hortumuymuş taşları

bayatlamış zencefilli kurabiye değil mi bu allasen taşları

aman ya bu sadece bir taşmış yahu taşları

gibilerden bile çok taş var kumsalda

-hem kimin daha çok sözü olurki duran taşlardan-

bir de biz varız hala: ben ve yaşlı kuşlar

işte annesini özleyen kız da geri geliyor

kollarını açıp hasretle kucaklıyor ilk dalgayı

kuyruğunu çırpıyor hızla

beğendiği yaraya sıkılmış bir mermi gibi

kayboluyor kekrek bakışlarımızdan

 

ta derinlere

soluk almaya gidiyor…

10,07,18

 

 

 

 

 

ŞU DÖŞEK, ŞU YORGAN, ŞU SEN

C3504E7B-2E5F-49FE-AE86-B658CC0A2AF0

Çok uykum var sevgilim

100 yağlı hamsinin, 3 serçe kuşunun, 1 kara köpeğin uykusu var gözlerimde

Şimdi bırakıp işi gücü

Torbasında tüten lavantaları içime çeker gibi boynunun göğsünle birleştiği yere -damla damla büyüyen sıcak denize – bırakıp keyfimce cüssemi

Yaslanarak kayıp ağaçların ardında bıraktığı saydam yeşil geceye uyuyasım var

Bu çok uyku, benim sevgilim

Hiç bir macerayı çekmiyor canım

Ne sofralar çeliyor aklımı, ne meyhaneler, ne kumsala açılan derme çatma bez tabureler

Bir şu döşek, şu yorgan, şu sen

Şimdi uyuyuversem

Biçilmiş buğdayların kısa gölgelerinde pinekleyen yaz böceklerinin cır cır öten esenlikleri akacak sanki düşlerime…

05,07,18