BÜTÜN KUŞLARI GÖĞE SIĞDIRMAK

EA3DE446-B1E3-4C49-8E2E-079EC5EE724F-3110-0000025AFF2E93EF

“Kuşlar göğe sığmıyor ,”diye bir şey var mı allah aşkına
onları göğe sığdırmak senin işin
şimdi yerimden kalkıp sana masallar mı söyleyeyim
mutlu sonlar, muratlar, çıkılacak kerevetler senin işin
yaralarına yanlışlık der miymiş insan
gördün geçirdin
toparlan
kendine gel azıcık
sargı bezi, biraz batikon, tutturmak için bir parça flaster
unuttun mu nerede yavrum senin aklın
nicedir senin işin açılan her yaraya pansuman
ne diyoduk hah “kuşlar,”
araya amma laf girdi
kuşları indirecek halimiz yok herhalde yukarıdan
işte kendi göğünden koy mesela biraz
yok mu senin göğün, insaf
şiiri var, durağı var, kitabı var
her şeye azıcık yol yordam katıvereceksin
ala kargaları bileceksin, pelikanları, kerkenezleri, yaban kazlarını
şimdi sana hepsini anlatamam
sen değil misin bu göğün ela gözlü değnekçisi
Öyleyse bütün kuşları bu göğün sensin…
29,03,18

ORİGAMİ

 

6554BDE6-1A5C-4D72-8AB9-EDC63E70D38D-849-0000010C8AAEB9F1

oğlan seviyor kağıt katlama sanatını
katlıyor kuğu
katlıyor bir fil
katlıyor kutu yapıyor
kutuya kapak yapıyor
hediyeler koyuyor içine
anasına veriyor
ben de katladım zamanında
bir işe yaramaz, diyorum
dinlemiyor
kırmızı el işi kağıdından kalp yapıyor
oğlan romantik…
26,03,18

ARAP SABUNU

Güzel şeyler tükenirken
bir dağ mesela ufalanıp yola döşenirken
kuşun göğsü yolunup başımızın altına serilirken
sana mektup yazardım eskiden
eski bir mektubu yollamış ya da sadece boş kağıdı ikiye katlayıp bir zarfa koymuş da olabilirim bilemiyorum
uzun zaman oldu
artık herşey pek müphem
ama hatırladığım
karşıya geçerken değilse de
mürekkep dilimde dağılmasın diye tedbiri elden bırakmazdım
Güzel şeyler tükenirken
kitabesi sülüs çeşmenin suyu damla damla azalırken mesela
emmim koyunlarını satıp ağılı yıktırırken
-ki orada ahşap direklerin arasında bir baykuş kimseye çaktırmadan yaşardı-
sana bakardım
anlamaz mıydın, öyle mi davranırdın bilemiyorum
sen halı yıkardın
şimdi çok garip geliyor
ne zaman beni dinlemek istemesen halı yıkardın
arap sabunu kokusu, kosla halı köpüğü, tahta fırça gürültüsü
ben sana bakardım
suların, köpüklerin, ıslak yün kokularının arasından
ateşe atılmış fotoğramızdaki yüzümle
nokta nokta eriyerek
onu da filmlerde gördüm doğrusunu istersen
güzel şeyler tükenirken
sana bakardım
şimdilerde pek garip geliyor…
26,03,18

 

 

Baharın 12. günü bisikletinden düşen çocuğu anlatır

IMG_2832

bahar gelince
atıyor kendini bahçeye
kanadı göğe bilenmiş kuş oluyor
deli değil ki: çocuk
-Bak baba, diyor, kimse farketmiyor zeytinler çiçek açmış güzel, utangaç ve küçücük
-Yeşil kurdun gölgesini gördün mü,
hiç karartmıyor dünyayı
kısacık
-Bu taş değil, diyor
bir pırıltı uçuyor küstüm otuymuşçasına açılan avucundan
sonra bir süvari gibi atlıyor beyaz bisikletine
vitessiz
zinciri yeni yağlanmış
gıcır
iç lastiği yamasız
ön freni az kaçırıyor ama arka freni amansız tutuyor
dalları çiçekli bademin etrafında dönüyor üç tur
yaprağa boğulmuş dutu kesiyor uzaktan
-Ellerim ne zaman mora boyanacak baba, diye bağırıyor
-Ne zaman önüme konacak kayısı dalından
düzde oyalanmıyor
yokuşa bırakıyor kendini
öyle hızlı
gözleri su serpiyor rüzgara
korkuyor lakin
deli değil ki: çocuk
durmak istiyor
asılıyor frenlere
yolun tozuna bir hilal çiziyor kayan arka tekeri
hayli düşüyor çocuk
bir bahar boyunca
ta zeytinlere siyah benekler damlayana
-Acıdı mı, diyor babası
-Ah baba,diyor, bilsen ne çok yaram oldu şimdiden, ama küçücük
bahar bekliyor çocuğu yerden kalkana
teker bırakmamış dönmeyi
kelebek rengini bilmiş
arı çıkmış kovanından
-Baba, diyor, bitmesin bu turunç kokusu havada
Kimse kızamaz düşen çocuklara o zaman…

21.03.18

GAZOZ

30AF7C2E-D22E-4206-9A08-E3DF219BA512-266-0000005FB7726EA7

ılık rüzgar eserken ısınıyor elimizde içeriye kaçak girmiş şişeler
film bitmiyor
çekirdek hemen bitiyor
şişe çarçabuk boşalıyor
o iki sıra önde oldukça sade bir gazoz içiyor

Aklına ot tıkayayım
biten gazozuna üzülen aklına
iki ön dişinin arasındaki açıklıktan bahsediyorsun
küsler miymiş, diyorum
gülmüyorsun
gülmeyi unutmuşsun sevmeyi belleyeli, diyorum
gülüyorsun
çarpım tablosunda dokuzlar gibi gülüyorsun
sağ yanı bir artıyor ağzının sol yanı bir azalıyor

ağzına tüküreyim
her şeyi uzun bir hava gibi acıklı söyleyen ağzına
en üst düğmesi açılıyor elbisesinin
atlet giymiş bu sıcaklarda ona dertleniyorsun
ekmeksizsin, evsizsin, annen üç aydır küs sana umurunda mı

vay benim canına yandığım
yazlık sinemaların tahta sandalyelerine kuru kıçlarımızı çivileyen canına…

 

UZUN ÇARŞI’ DA BİR VEDA

IMG_2642

        Seneler sonra gelip:

        – Bana o günü tekrar anlatsana, dediğinde nasıl da şaşırmıştım.

      Seninle görüşmediğimiz onca yıl boyunca kafamı ellerimin arasına alıp o günü hiç sorgulamadım. Şimdi yaşanılan o sabahı tekrarlayacak olmak belki benim için de her şeyi daha iyi anlamak için bir fırsat olacak.

      Hatırladığım kadarıyla Uzun Çarşı’ da tezgahı, zahire dükkanlarına bakan kapının oradaki merdiven altına ustalıkla yerleştirilmiş çay ocağında buluşmuştuk. Ben çay ocağına yakın kapıdan girmiştim, sen doğu tarafında caminin hizasındaki kapıyı kullandın . Muhtemel namazını orada kıldın, sallana sallana elinde haftalık siyasi dergiler, iki üç adımda birkaç tanesini ağzına attığın bir avuç fındıkla çıkıp geldin.  Üstü hasır kaplı taburelere oturmuş, bir tanesini de önümüze çekip masa niyetine kullanmıştık. Sen simit almıştın. Ben ortaya bir paket sigara atmıştım. Dükkanlar yeni açılıyordu. Anahtarların ümit dolu şangırtılarla birbirlerine çarparak kilit yuvalarında sıra sıra, telaşla dönüşlerini duyuyorduk. Esnaftan bazıları bize bakıp günün ilk çayının derdine düşmüştü. Orayı severdik. Öğlene doğru kalabalık iyice artar, akşam üzerine kadar hıncahınç bir insan seli o dükkandan bu dükkana akar dururdu. Bazen öyle sıkışık olur, her şey öyle birbirinin içine geçerdi ki, herkes bir başkasının nefesini içine çekmeye, başkasının cümlelerinde geçen kelimelerle konuşmaya mecbur kalırdı. Omuzlar, poşetler, kese kağıtları birbirine sürtündükçe bütün duyular elektriklenir, minik çıtırtılar çıkararak, parıltılar saçarak oradan oraya atlardı. Kokular, renkler, sesler, niyetler çarşının kubbesine yükselir,tahtalardaki çivilere asılmış onlarca şeyle birleşerek karışıp yoğunlaşır, tekrar insanların üstüne rengarenk damlalardan oluşmuş bir kırk ikindi gibi inerdi. Böyle olunca kimyon almaya giden furun kebapçının zaten aklı bir karış havada çırağı elinde kalın bir çift mil ve rengarenk orlon yumaklarıyla dükkana dönüp ustasından sıkı bir azar işitir, yaşlı hacı teyze eve dönüp mutfak tezgahının önünde dikilip yeni aldığı tabakları rafa yerleştirirken, kocasının şaşkın bakışlarını fark etmeksizin, hiç de aşina olmadığı kıvrak bir Kürtçe türküyü mırıldanıp kalçalarını oynatırken buluverirdi kendini. Bazen de çarşı insanın aklını daha da karıştırırdı ve sık sık ellerinde alışveriş listeleriyle oradan oraya gezen ama hiçbir şey  almayı beceremeyen, sanki bir başkasının oynattığı kuklalara benzeyen tipler peydah olurdu. Uzun Çarşı herkesin girişte paltosunu, mantosunu bıraktığı ama çıkışta başkasınınkileri aldığı başıboş, alaca karanlık bir vestiyerdi. İşlerini halledip kendini o hengameden dışarı atan çoğu kişi sanki mezarlık duvarında uzanmış miskin bir kediyi dakikalarca okşamış hissine kapılır, aynı huzuru hissederdi.

       İlk çaylar çabucak bitmiş söylemeden yenileri gelmişti. Bu bir zaman böylece devam etti. Biz içtikçe çaycı getirdi. İkimizde konuşmuyorduk. Etrafımızdaki curcunaya kendimizi kaptırmış bizi içine çekmesine izin vermiştik. Uzun Çarşı’ nın hikayesinde minik çentikler, noktalama işaretleriydik.  Kendimizi çaya, sigaraya vuruyorduk.Daha iyi bir rol kapmak umuduyla çırpınıp duran iki figüran. Şimdilik ücretimiz çayla ödeniyordu. Senin bakışların taburenin  bardaklardan, kül tablasından, kullanılmamış küp şekerlerden arta kalan yerlerine bir şeyler çizmeye başladı.  Söyleyeceklerinin müsvettelerini hazırlıyordun. Bazen birkaç saniye belki de daha kısa bir an bana veya başka bir yerlere kesik bakışlar atıyor sonra yine taburenin hasır sayfasına dönüyordun. Söyleyeceklerini duymak istemediğimden hiç bulaşmamıştım sana. Zaten pek dinleyemezdim ben bildiğin gibi. İki işi bir arada yapamazdım. Hem bu kalabalıkla, hem birazdan yüzleşmek zorunda kalacağım yalnızlıkla başa çıkamazdım. Çay içip beklemek daha kolay gelmişti. Sen de bunu fırsat bildin, uzun uzun düşündün diyeceklerini. Sonra da:

        – Artık seninle görüşmek, arkadaş kalmak istemiyorum, dedin.

        -Neden? diye sordum.

      -Başka bir yol çiziyorum kendime, senin içinde olmaktan hoşlanmayacağın bir yol. Seni tanıyorum. Bana kızacak, vazgeçirmeye çalışacaksın. Seninle uğraşamam. Bu şekilde değil.

        -Sen bilirsin, dedim.

       Üzerine eklenecek bir sözüm yoktu. Sebeplerini daha iyi bilirsem ne değişecekti ki?  Tembeldim ben, yorgundum. Peşine düşmek, kovalamak, yalvarmak… Dostluğumuz bunlarla inşa edilmemişti. Boş yer olmadığı için yanıma oturan bir adamdın sonuçta. Çayını içtin, simidinden bir kaç lokma verdin, sigaramdan otlandın o kadar. -Beni de bekle beraber çıkalım,  diyecek halim yoktu.Kalkarken adisyona elini uzattın.

         -Son çaylar benden olsun, dedim.

     Adımların hızlandıkça belden yukarı kısmın daha çok sallanıyordu. Uzaklaştıkça rüzgarda dalgalanan bir ağaca benzedin  ve dünyanın kıvrımlarına teslim oldun. Sonraki bir kaç gün Uzun Çarşı’ ya gitmedim. Şehirde başka çarşılar, o çarşılarda merdiven altlarında başka çay ocakları, başka kalabalıklar, kepenkleri bana bana kalkan başka dükkanlar vardı. Ama senin tekrar gitmiş olmanı istedim hep. Çünkü sen orayı benden daha çok severdin. Doğu kapısına bitişik çinili camide ikindi namazını kılıp Allah’ına benim için de dua etmeyi, şadırvanın musluklarının üzerine yapıştırılmış aynalarda saçlarını taramayı, her şeye kahve kokusu sinmiş dükkanlardan iç fındık almayı daha çok severdin…

        Sanırım konuşmamızın üzerinden bir hafta geçmişti. Kendimi yine hasır taburede çay içip etrafa bakarken buldum. O gün dükkanların çoğuna yeni mallar geliyordu. İnsan kalabalığının üstüne bir de koliler, kutular eklenmişti. Çaycı siparişleri yetiştiremiyordu. Benden biraz daha genç bir çocuk üzerine eşyalarımı koyduğum tabureyi göstererek:

        -Oturabilir miyim abi? diye sordu

       Eşyalarımı kucağıma alırken başımı olur anlamında salladım. Eline tutuşturulan çayının şekerini karıştırırken bana dönüp,

        -Bazen böyle oluyor, dedi bardağını göstererek… -Şekerden.

   Bardağın üzerinde minik yağ damlacıkları yüzüyor hızla birleşip daha büyük damlacıklara dönüşüyorlardı.

12,03,18

KARTALIN AĞACI

 

IMG_2799

         Kartalın Ağacı’ nı herhangi bir evden herhangi bir denize doğru giderken yolunuzun üzerinde muhtemelen de sağ tarafınızda görürsünüz . Kartalın Ağacı her şeyiyle biraz tuhaftır. Evden denize giderken eve daha yakınmış gibi gelir ama akşam üzeri yorgun argın ve acıkmış bir şekilde eve dönerken onun denize daha yakın olduğunu düşünürüz. Durmadan bizimle dalga geçer.Algımızı,  ölçüp biçip kavradığımız nesnelliğimizi çimdikler durur. Ben onun bir çınar ağacı olduğunu düşünmeyi seviyorum ama bir kavak olmaya daha yatkın. Uzun, zayıf gövdesiyle ve her an kaçması gerekebilecekmiş gibi gövdesinden fazla uzaklaşmayan derli toplu dallarıyla kendisini belli eder. Ona ulaşmak ve daha yakından bakmak isterseniz asfalt yolun hemen kenarından başlayan ve bir müddet devam ettikten sonra bataklığa teslim olup adım adım izini kaybettiren patikayı takip etmelisiniz. Eğer karadan gitmeyi değil de sazlıktan ona ulaşmayı tercih ederseniz ya genellikle hep o civarda ağ atan balıkçıdan ya da tek kırma tüfeğinin parıltısına bakılırsa onu her gece özenle temizlediği belli avcıdan  rica ederseniz küçük bir ücret karşılığı sizi çok yakınına bırakırlar. Bataklıktaki tek ağaç odur. Sazlık ondan utandığından ya da korktuğundan ya da umursamadığından olsa gerek yanına kadar gitmez. Kara çamurun içine, çok derinine sapladığı kökleriyle dimdik ayakta dururken insanda bir merak uyandırır. İster karadan, ister sudan gidin ona ulaştığınızda neredeyse dizlerinize kadar çamura battığınızı görürsünüz ve onun kabuğuna dokunduğunuzda bu zahmete değip değmediğini kendinize sorarsınız ama yine de bütün bunları bilmenize rağmen oradan her geçişinizde arabanızı kenara çekip paçalarınızı sıvar ve bataklığın her sene biraz daha kısalttığı, ortasını ayrıklar bürümüş patikaya dalarsınız.

          Öte yandan eskiden ağaçta büyük bir yuvası olan kartal da artık yok. Artan ziyaretçilerden ve onların gürültülerinden sıkıldığı için uzun zaman önce yuvasını sazlığın bitiminde yükselen kayalıklardaki korunaklı ve sakin oyuklardan birine taşıdı. Yine de bazen gün ağarırken gelip ağaca, eski yuvasının olduğu dala konar ve etrafını süzerek av arar ama biz onun asıl maksadının günün ilk ışıklarıyla bataklıktaki deliklerinden çıkıp arka arkaya dizilerek yolun karşısına geçen küçük kırmızı yengeçlerin yan yan yürümelerini ve kıskaçlarını tıkırdatarak birbirlerine laf atmalarını seyretmek olduğunu biliriz. Kartal da tıpkı bizim gibi onun büyük bir hayal kırıklığı mı yoksa eşsiz bir varlık mı olduğuna karar veremediğinden vazgeçemez ondan ve onu etrafına serpiştirilmiş şeyleri kullanarak bir arada tutar. Zaten bataklık hiçbir yerde rahat edememiş küçük şeylerle doludur. Bu bazen nilüfer yaprağının üstünde güneşlenen bir kurbağa olur, bazen de keskin dişli sudaklardan kaçmak için aynı nilüfer yaprağının altına saklanan iribaşlar.

          Kartalın Ağacı hakkında söylenecek daha çok şey var elbette ama sözler işe yaramıyor uzun zamandır. Bataklık onları içine çekip çürütüyor. Siz en iyisi bir sabah denize doğru yola çıkın. Arabayı hızlı sürersem onu kaçırırım, diyerek endişelenmenize de hiç gerek yok. Yoldan çıkmamak için biraz içeriden aldığınız virajın bitiminde sizi karşılayacaktır. Size daha önce ne anlattılar bilmiyorum ama kartalı göremezseniz çok üzülmeyin. Yengeçler orada, bir kaç salyangoz ve sazlıkların içinde kuluçkaya yatmış turnalar da…

04,04,2018