Başlangıç » Genel » MİTHAT PAŞA’ DAN KUĞULU’YA BİR ANKARA HİKAYESİ

MİTHAT PAŞA’ DAN KUĞULU’YA BİR ANKARA HİKAYESİ

       2FE4FF19-CED2-4E79-9FBE-274D874F2FBD-277-000000357D157A2A

     Dağınığım. Lise bitene kadar arkamı annem topladı. Sonrasında ,sen de dahil, kimse ilişmedi keşmekeşime. Ne kıç kadar yurt odalarında, ne de daha sonra barındığımız izbe bekar evlerinde kurtulamadım( kurtulmak için çaba da harcamadım ya) döküntüler içinde yuvarlanıp durmaktan. Lakin aklımın evinde anılarımın biriktiği oda hep derli topluydu. Küçücük alanlara akılcı çözümler üreten bir İskandinav’ ın elinden çıkmıştı resmen. Her minicik köşe, her anlamsız kuytu değerlendirilmişti. Süslü püslü anılar kalın ahşap raflarda diziliyken, mahrem olanları kilitli çekmecelerde, buruşmaya müsait olanlarsa askılarda kullanılmaya hazır beklemekteydiler. İyiler, kötüler, utandıranlar, ağlatanlar, sevince boğanlar hepsi şaşmaz  tanrısal bir düzende ve görünmez iplerle birbirlerine bağlıydılar. Karanlığımı ışığa kavuşturan alfabenin notaları gibiydiler. Aklım bir kütüphanenin resmi, boğucu havasındansa baba ocağından çıktığımdan beri sahip olamadığım  o yuvanın sıcaklığıyla sarıp sarmaladı beni hep.

         Zamanı geçmişe çekmemden de anlayacağın üzere artık pek öyle değil. Bugünlerlerde ne yalan söyleyeyim her şey tepe taklak oldu. Dışımdaki karmaşa aniden içime de hükmetmeye başladı. Üst üste koyduğum tişörtler gibi dizili an(ı)larımdan ortada bir yerlerde duran en sevdiğimi almaya çalışırken diğerlerini de paldır küldür yerlere döküyorum. Sonra yıkıntının altında sıkışmış o anı bulamıyorum. Sinirleniyor, kendimi kaybediyorum. Kollarım yıkıntıyı eşelerken sağa sola çarpıyor. Elimi attığım her yer çöküyor. Enkazın altındaki o ana zamanında yetişememekten, ulaştığımda her şey için geç kalmış olmaktan korkuyorum. Ümidimi kaybediyor, onu aramaktan yoruluyorum. Başka dolaplarda, başka çekmecelerde duran ve aslında o an için hiç de lazım olmayan anıların peşine düşüyorum. Neyse ki aniden nereden estiği belirsiz bir sağ duyuyla yavaşlatıyorum oraya buraya savrulan uzuvlarımı. Bir sigara yakıyorum, bir bira açıyorum. Sakinleşip yığının arasına tekrar dalıyorum. Çabucak buluyorum bu sefer. Ama artık onu giymek istemiyorum. Öylesine seçilmiş başka bir anı sırtıma geçirip yaşamaya başlıyorum. Çaresizce bir sigara yakıp, bir bira daha açıyorum.

         Geçen gün mesela anılarımın altında epey bir süre mahsur kaldım yine. Seninle ikinci randevumuzu düşünüyordum. Sinemaya gitmek için Kolej Durağı’ nda buluşmuştuk. Annenin ördüğü mavi gibi, yeşil gibi kolsuz bir bluz, dizlerinin az üstünde biten koyu renk bir şort giymiştin. Ayaklarında kahverengi-kırmızı bantlı bilekten bağlanan sandaletler vardı. Ayak tırnakların ojeliydi ama birkaç gün önce sürdüğünden olsa gerek doğal, göze hoş gelen bir solukluk adeta tırnaklarını zaten olması gereken renge boyamıştı. Makyaj yapmamıştın ya da ben anlamamıştım. Saçların topluydu. Teninde upuzun bir sahil şeridinin esmerliği barınıyordu. İnsanı yormadan heyecanlandıran, kalbimi yavaş yavaş hızlandıran, dupduru ama durdurulamaz, alışılamaz bir güzelliğin vardı. Herkes ve ben sana bakıyorduk. Herkes ve ben bir an önce saçlarını serbest bırakmanı bekliyorduk. Seni seyretmekle yürümek arasında sendeleyen, uzun boylu, kapkara sakallı, sıska bir oğlandım ve sen o gün hiç bir baskı ve tesir altında kalmadan  Mithat Paşa Üst Geçidi’ nin altında ilk kez elimi tuttun.

         Kızılay’ a doğru yürüdük. Gima’ nın bitişiğindeki Ziraat Bankası’nın yanından Yüksel’ e ve sonrasında onu kesen bütün sokaklara, Karanfil’e, Konur’a, Bayındır’a daldık. İnsanları ve insanlardan yansıyan bizi seyrettik. Bir kek tarifindeki kabartma tozu gibi kaçınılmaz olarak kendimizi Olgunlar’ da bulduk. Korsan cd satıcılarının, kitapçıların, göstericilerin arasında kendi korsan aşkımızın yelkenine  rüzgar arayarak dolaştık ve tekrar Bulvara çıktık. Batı’ daki filmlere bakıp Akün’ e doğru yürürken şehrin en kalabalık sokağında güpe gündüz öpüştük bile.

      Her şey bu şahane rotada seyrederken önce sesleri sonra da kendileri geldi. Bir anda nereden çıktılarsa bir sürü sarı-lacivert formalı her yaştan adam omuzlarımızı yıpratarak, marşlar eşliğinde bayraklarını sallayarak aramıza daldılar. Kalabalığın içinde seni kaybettim. Kendimi çukur bir kahvede tek gözlerini kısıp dudaklarının kenarına mandallanmış sigaralarını keyifle içlerine çekerken bir yandan dağıttığım kağıtları ustaca ellerine dizip kocaman yelpazeler yapan, bir yandan da bana deli gibi küfür eden lacivert ceketli, gri pantolonlu, kravatları gevşemiş okul kaçkını liseli ergenlerin içinde buldum.  Başımı sağa sola çevirip neler olduğunu anlamaya çalışırken uçuk mavi, kirli önlüğüyle bir garson masanın örtüsünü değiştirip ‘’ -Her zamankinden mi?’’ diye sordu. İstemsiz ‘’ -Evet’’ dedim. Az sonra tepsisiyle geldi: Bir küçük rakı, su, buz, peynir, arnavut ciğeri, pilaki koyup gitti. Ortalıkta hızlı hızlı gezinip kül tablalarını boşaltan, boş tabakları alıp buzları filan tazeleyen çocuğa bir paket Uzun 2000 almasını söyledim. Meyhanede ne  kadar kaldım bilmiyorum. Dışarı çıktığımda hafiften sarhoştum. Gecelerin başlamak bilmediği güzel bir yaz günüydü.

         Vakko’ nun oradan ta Kuğulu’ ya kadar yürümek geldi içimden. Yukarı doğru arşınlamaya başlamıştım ki seni gördüm. Kapkara sakallı, uzun boylu, sıska bir oğlanın elini tutmuştun. Üzerinde annenin ördüğü kolsuz bir bluz vardı. Saçların bağlarından kurtulup omuzlarına doğru akmaya can atıyordu. Sen de beni gördün, gülümsedin. İki nokta, nokta olmayı bırakmadan birbirlerine ne kadar yaklaşabilirse o kadar yaklaştık birbirimize. Aynı anda ağızlardan çıkan merhabalar havada birbirine çarpıp yere düştü. Çocuğun elini sıktım ve biçimsiz dudaklarının arasından fırlayan adını bir daha asla hatırlamamak üzere oracıkta unuttum. Nasılsınlar, iyiyimler, siz nasılsınızlar… Siz mi? Sen ne ara siz oldun ya, bir elin neden bu suratsız adamın elinde tutuklu?

         Büyük bir heyecanla, bana gününü anlattın. Saatlerdir yürüdüğünüzü, filmin ne kadar güzel olduğunu vs… Ben de kendi muhteşem günümden bahsettim . Derken konuşulacak şeyler bitiverdi. Bir yabancı kısaltıvermişti cümleleri aramızdaki mesafeyi uzatırken. İkimizin lisanına yeni sokuşturduğun bu noktalama işaretiyle ne yapacağımı bilemeden öylece kaldım yanınızda tuhaf, emanet bir valiz gibi.

         Ankara’ da bir an önce evlerine gidip çocuklarını sevmek isteyen simitçilerin dört bayat simiti bir liraya sattığı saatlerdi. Herkes ve ben ve sıska çocuk sana bakıyorduk. Hepimiz o sıralarda kimsenin kaçamadığı şarkıdaki gibi ansızın hayatına girip kahramanın olmak istiyorduk.

         Ana fikri tekrar görüşmek olan son cümlelerden sonra dilinin döndüğünce iki yöne de gidilebileceğini anlatan bir trafik levhasındaki ok uçları gibi uzaklaştık birbirimizden. Çokluğunu görmemek için arkandan bakmadım. Önümde uzanan Kuğulu’ ya gitme planı da kafamda gittikçe yalnızlaşıyordu. Başım dönüyor, midem iyiden iyiye bulanıyordu. Gözlerim kusmak için Bulvar’ ın en kuytu bir sokağını aramaya başlamıştı bile.

07,12,2017

One thought on “MİTHAT PAŞA’ DAN KUĞULU’YA BİR ANKARA HİKAYESİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s