AYHAN ABİ’ NİN BİLİNEN SON SABAHI

     Ayhan Abi o sabah on- on beş dakika daha erken kalktı. Kendi iradesiyle yarım bıraktığı rüyasına gece kaldığı yerden devam etmek için – çünkü güzel bir rüyaydı- hala yumulu göz kapaklarını daha da – neredeyse acıtacak kadar- yumarak o son karenin adeta fotoğrafını çekti. O sabahı içinde bulunduğu mevsimin diğer sabahlarından ayıran pek bir şey yokmuş. En azından komşuları öyle anlattılar. -Hava belki biraz daha sıcak olabilir, dedi yan komşusu. -O gün biraz bulutluydu geçen seneye göre, diye ekledi bir diğeri. Ayhan Abi’ nin romantikliğiyle nam salmış üst katında oturan müzmin bekar İsmail Bey : – Sanki o sabah apartmanın arka bahçesindeki çam ağacında daha fazla serçe birikmişti, diye lafa girdi. Bütün bu rivayetler ve çabucak gözden kaçabilecek ayrıntılar dışında kapıcı, zilin yanına minnacık bir çiviyle tutturulmasına rağmen neredeyse dört senedir inatla direnen sepete gazeteyi yine aynı saatte bıraktı, haber spikerinin nice paket sigaradan sonra kazandığı tok ses tonu değişmemişti ve alt kattaki komşunun mutfak musluğu ilk açıldığında bir kaç saniye tıslayıp sonra yine şarıl şarıl akmaya başlamıştı.

     O sabah Ayhan Abi yarım bıraktığı rüyasından başka bir eksiklik hissetmedi. Ne bir parça mahmurluk, ne eklemlerde gece boyu biriken uyuşukluk… Mutlaka halletmesi gereken mühim meseleleri olan adamların kararlı, kendinden emin tavırlarıyla terk etti yatağını. Bir nebze erken başlamış sabahına ılık bir duş ve mütevazi bir kahvaltıyla devam etti. Penceresinin önündeki koltuğuna kabarık minderinin çıkardığı pof puf sesleri arasında gömüldükten sonra kahvesini içip, gazetesine göz gezdirirken kendindeki iyilik halini doğrusu pek de layıkıyla duyumsayamamıştı. Belki bir tık daha iyi uyanmanın, belki gözlerini açar açmaz ciğerlerini daha kocaman, daha derin bir nefesle doldurabilmenin onda ederi yoktu. Yanından, yöresinden geçtiği, fark etmeden çok zaman da aldırış etmeksizin üzerine bastığı herhangi bir şey: bir gazoz kapağı, şaşkın bir öğrencinin çantasından her nasılsa kaçıp kendini sokaklara atmış üzerinde numarası ve sınıfı yazılı mavi-yeşil silgi, sümüklü bir peçete, sevgililerin beraberce içtikleri filtresinde hem ruj, hem de kızın kısa eteğinin delikanlıda yarattığı kıskançlığın izlerini taşıyan bir izmarit, pek çok kişinin katıldığı ama pek azının takı taktığı için masrafını kurtarmamış bir düğünün şatafatlı davetiyesinin tarih, yer ve kızın anne-babasının adı yazan parçası… Yani eğilip almaya değmeyecek ne varsa…

     İyi olmanın ne demek olduğunu pek düşünmediğinden ya da kendisindeki iyilik halini o kadar tanımadığından olsa gerek, sabahın camdaki buğusuna bir şeyler çizmek için elini bile kaldırmadı Ayhan Abi. Gün öylece devam etti. Dişine dokunmadığı için sindiremediği bu başlangıçtan istifade edemedi. Ne evden daha erken çıkıp işlerini hallettikten sonra bir bankta denize bakarak keyif çattı, ne eşinin vefatında taziyeye gelen ve ona destek olan yakın arkadaşlarına iadeiziyarete gitti, ne de balıkçı tezgahlarını dolaşıp akşam yemeği için taze bir şeyler aradı. Akşam üzeri neredeyse hiçbir şey yapmamış olduğu gezisinden evine döndü. Hafif bir şeyler atıştırdı. Haberlere baktı. Karısıyla beraber seyrettikleri dizi başlayınca özetleri geçerken bir çay koydu. Yalnızlık ona çayın demini alması için gereken ideal süreyi bağışlamıştı alıp götürdüğü pek çok şeye rağmen. Ama daha ilk bardakta gözleri kapanmaya başladı, hatta bir kaç kere bardağı elinden düşürür gibi oldu da Allah’ tan son anda uyandı. İki bardak çayı zar zor içti. Televizyonu ve uydu alıcısını ayrı ayrı kapatmaya üşendiğinden üçlü prizin fişini çekti. Çayın altını kapattı. Yatak odasına doğru giderken  koridorun duvarlarında asılı fotoğrafların tozunu almanın iyi olacağını düşündü. Pijamalarını sanki bir başkası giydiriyormuş gibi sarsak, beceriksiz el kol hareketleriyle giydi. Baş ucunda duran sürahinin doluluğunu kontrol etti. Telefonuna baktı son kez. Sessize alıp radyasyondan etkilenmemek için komodinin çekmecesine koydu. Gözleri mekanizması bozulduğu için kontrolsüzce yere inen kepenkler gibi gürültüyle kapandı. Göz kapaklarının içindeki karanlıkta yarım kalmış rüyasını aradı hemen. Eliyle koymuş gibi bulacağını umuyordu  ama ne rüyasının kalanını ne de uykusunun başını bulamadı. Geçip giden günü düşündü. -Halbuki sabah ne kadar da dinçtim, diye geçirdi içinden. Uykusu tazılardan kaçarken yuvasını bulan bir tavşan gibi aniden gözden kayboldu. Canı sıkıldı. Kalktı.   Pencerelerden gelen aydınlıkla yetinerek salona geçti. Sabah keyifle kendisini bıraktığı koltuğa bu kez bambaşka duygularla attı ağırlığını. Eliyle tülü kaldırarak bir yoldaş bulmak umuduyla sokağa, komşu apartmanlara dikti gözlerini. Arada evlerden birinde bir ışık yanıyor ama Ayhan Abi yalnızlığını gideremeden sönüyordu. Belli ki su içiyorlar, tuvalete gidiyorlar, çocuklarının üstlerini örtüyorlar, içlerinden pek evhamlı olanlar kapının kilidini kontrol ederken zinciri takmayan eşlerine söyleniyorlar sonra da sıcacık yataklarına dönüyorlardı. Zamansız bekleyişini sonlandırıp o da yatağına döndü. Geçmiş gecelerden arta kalan paçavralardan birleştirdiği uykusunu üstüne çekip kaderine razı oldu.

     Ertesi sabah ve ondan sonraki sabahlar onu tanıyanlar ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar artık Ayhan Abi hakkında anlatacak hiçbir şey bulamadılar. Bütün yüzünü,hatta vücudunu gölgeler kaplamıştı sanki. Ayhan Abi yine Ayhan Abi’ ydi. Esnafla sıkı pazarlıklara tutuşuyor , liseden arkadaşlarıyla parktaki çay bahçesinde sade kahve içip sohbet ediyor, cumadan cumaya camiye gidip kendini aklıyordu. Ama  ne zaman onun hakkında bir kaç kelime konuşulmaya çalışılsa laf daha başlamadan bitiyor, konu kendi kendine değişiveriyordu. Öğrenebildiklerimiz onun anlattıklarından ibaret hale gelmişti. Hal böyle olunca Ayhan Abi yavaş yavaş insanların dillerinin menzilinden çıktı. Yine de bazen ölümcül bir merakla, ayağına kıvrak inatçı dağ keçileri gibi bakışlarını onun artık neredeyse engebeli tepelerle, aşılmaz çöllerle kaplı yüzünde oradan oraya gezdirenler oluyor belki bahsetmediği bir kaç söz kırıntısı bulmak umuduyla.

26,02,18

Saçlar, Eller, Şarkılar

IMG_2774

Sevgilim bilir
durgun sulardan, biçilmemiş çayırlardan gelmiştir
kozasından önce de güzel kelebeği
Sevgilim bilir
eğilir kedinin, köpeğin kulağına masal okur
yağmurca şakırdar
damlarda, araba kaportalarında, sigara içilsin diye dışarda bırakılan plastik masalarda
söyler şarkısını
dirlik düzen bırakmaz kalp atışımda
kafesinden kaçmış yaban güvercindir
kulaklarında sallanır- ta en başından beri zamanın -deniz kabuğundan parlak gümüş küpeler
ölü yapraklar diriltir tazecik günler için
yakalar hüznümü
gülümser bir delikanlıya çevirir
saçlarına sinmiştir isyanı fenasına dünyanın
fön tutmaz
yine kıvrılır ,yine güçlenir
her şeyi taşır saçları
asma yapraklarını taşır
fatih ekspresinin yemekli vagonunu taşır
omuzuma yük günü, alnıma ateşler çakan geceyi
sonu dirliğe varan kavgayı
sancılar içindeki istencimi taşır
yaralarıma sargılar çözer dallarından
Sevgilim tutar ellerimi
kimsenin tutmayı bilmediği ellerimi
canıma tuz eker, kekik toplar bahçemizden
parmaklarında limonlar sarartır
tadımı adam eder
Elleri amindir sürer toprağımda hükmünü
Elleri buğday
Elleri şarap
Elleri bal
dolaşır yüzümde
mavi kuşların uçurduğu gökyüzü…

19,02,17

 

MİTHAT PAŞA’ DAN KUĞULU’YA BİR ANKARA HİKAYESİ

       2FE4FF19-CED2-4E79-9FBE-274D874F2FBD-277-000000357D157A2A

     Dağınığım. Lise bitene kadar arkamı annem topladı. Sonrasında ,sen de dahil, kimse ilişmedi keşmekeşime. Ne kıç kadar yurt odalarında, ne de daha sonra barındığımız izbe bekar evlerinde kurtulamadım( kurtulmak için çaba da harcamadım ya) döküntüler içinde yuvarlanıp durmaktan. Lakin aklımın evinde anılarımın biriktiği oda hep derli topluydu. Küçücük alanlara akılcı çözümler üreten bir İskandinav’ ın elinden çıkmıştı resmen. Her minicik köşe, her anlamsız kuytu değerlendirilmişti. Süslü püslü anılar kalın ahşap raflarda diziliyken, mahrem olanları kilitli çekmecelerde, buruşmaya müsait olanlarsa askılarda kullanılmaya hazır beklemekteydiler. İyiler, kötüler, utandıranlar, ağlatanlar, sevince boğanlar hepsi şaşmaz  tanrısal bir düzende ve görünmez iplerle birbirlerine bağlıydılar. Karanlığımı ışığa kavuşturan alfabenin notaları gibiydiler. Aklım bir kütüphanenin resmi, boğucu havasındansa baba ocağından çıktığımdan beri sahip olamadığım  o yuvanın sıcaklığıyla sarıp sarmaladı beni hep.

         Zamanı geçmişe çekmemden de anlayacağın üzere artık pek öyle değil. Bugünlerlerde ne yalan söyleyeyim her şey tepe taklak oldu. Dışımdaki karmaşa aniden içime de hükmetmeye başladı. Üst üste koyduğum tişörtler gibi dizili an(ı)larımdan ortada bir yerlerde duran en sevdiğimi almaya çalışırken diğerlerini de paldır küldür yerlere döküyorum. Sonra yıkıntının altında sıkışmış o anı bulamıyorum. Sinirleniyor, kendimi kaybediyorum. Kollarım yıkıntıyı eşelerken sağa sola çarpıyor. Elimi attığım her yer çöküyor. Enkazın altındaki o ana zamanında yetişememekten, ulaştığımda her şey için geç kalmış olmaktan korkuyorum. Ümidimi kaybediyor, onu aramaktan yoruluyorum. Başka dolaplarda, başka çekmecelerde duran ve aslında o an için hiç de lazım olmayan anıların peşine düşüyorum. Neyse ki aniden nereden estiği belirsiz bir sağ duyuyla yavaşlatıyorum oraya buraya savrulan uzuvlarımı. Bir sigara yakıyorum, bir bira açıyorum. Sakinleşip yığının arasına tekrar dalıyorum. Çabucak buluyorum bu sefer. Ama artık onu giymek istemiyorum. Öylesine seçilmiş başka bir anı sırtıma geçirip yaşamaya başlıyorum. Çaresizce bir sigara yakıp, bir bira daha açıyorum.

         Geçen gün mesela anılarımın altında epey bir süre mahsur kaldım yine. Seninle ikinci randevumuzu düşünüyordum. Sinemaya gitmek için Kolej Durağı’ nda buluşmuştuk. Annenin ördüğü mavi gibi, yeşil gibi kolsuz bir bluz, dizlerinin az üstünde biten koyu renk bir şort giymiştin. Ayaklarında kahverengi-kırmızı bantlı bilekten bağlanan sandaletler vardı. Ayak tırnakların ojeliydi ama birkaç gün önce sürdüğünden olsa gerek doğal, göze hoş gelen bir solukluk adeta tırnaklarını zaten olması gereken renge boyamıştı. Makyaj yapmamıştın ya da ben anlamamıştım. Saçların topluydu. Teninde upuzun bir sahil şeridinin esmerliği barınıyordu. İnsanı yormadan heyecanlandıran, kalbimi yavaş yavaş hızlandıran, dupduru ama durdurulamaz, alışılamaz bir güzelliğin vardı. Herkes ve ben sana bakıyorduk. Herkes ve ben bir an önce saçlarını serbest bırakmanı bekliyorduk. Seni seyretmekle yürümek arasında sendeleyen, uzun boylu, kapkara sakallı, sıska bir oğlandım ve sen o gün hiç bir baskı ve tesir altında kalmadan  Mithat Paşa Üst Geçidi’ nin altında ilk kez elimi tuttun.

         Kızılay’ a doğru yürüdük. Gima’ nın bitişiğindeki Ziraat Bankası’nın yanından Yüksel’ e ve sonrasında onu kesen bütün sokaklara, Karanfil’e, Konur’a, Bayındır’a daldık. İnsanları ve insanlardan yansıyan bizi seyrettik. Bir kek tarifindeki kabartma tozu gibi kaçınılmaz olarak kendimizi Olgunlar’ da bulduk. Korsan cd satıcılarının, kitapçıların, göstericilerin arasında kendi korsan aşkımızın yelkenine  rüzgar arayarak dolaştık ve tekrar Bulvara çıktık. Batı’ daki filmlere bakıp Akün’ e doğru yürürken şehrin en kalabalık sokağında güpe gündüz öpüştük bile.

      Her şey bu şahane rotada seyrederken önce sesleri sonra da kendileri geldi. Bir anda nereden çıktılarsa bir sürü sarı-lacivert formalı her yaştan adam omuzlarımızı yıpratarak, marşlar eşliğinde bayraklarını sallayarak aramıza daldılar. Kalabalığın içinde seni kaybettim. Kendimi çukur bir kahvede tek gözlerini kısıp dudaklarının kenarına mandallanmış sigaralarını keyifle içlerine çekerken bir yandan dağıttığım kağıtları ustaca ellerine dizip kocaman yelpazeler yapan, bir yandan da bana deli gibi küfür eden lacivert ceketli, gri pantolonlu, kravatları gevşemiş okul kaçkını liseli ergenlerin içinde buldum.  Başımı sağa sola çevirip neler olduğunu anlamaya çalışırken uçuk mavi, kirli önlüğüyle bir garson masanın örtüsünü değiştirip ‘’ -Her zamankinden mi?’’ diye sordu. İstemsiz ‘’ -Evet’’ dedim. Az sonra tepsisiyle geldi: Bir küçük rakı, su, buz, peynir, arnavut ciğeri, pilaki koyup gitti. Ortalıkta hızlı hızlı gezinip kül tablalarını boşaltan, boş tabakları alıp buzları filan tazeleyen çocuğa bir paket Uzun 2000 almasını söyledim. Meyhanede ne  kadar kaldım bilmiyorum. Dışarı çıktığımda hafiften sarhoştum. Gecelerin başlamak bilmediği güzel bir yaz günüydü.

         Vakko’ nun oradan ta Kuğulu’ ya kadar yürümek geldi içimden. Yukarı doğru arşınlamaya başlamıştım ki seni gördüm. Kapkara sakallı, uzun boylu, sıska bir oğlanın elini tutmuştun. Üzerinde annenin ördüğü kolsuz bir bluz vardı. Saçların bağlarından kurtulup omuzlarına doğru akmaya can atıyordu. Sen de beni gördün, gülümsedin. İki nokta, nokta olmayı bırakmadan birbirlerine ne kadar yaklaşabilirse o kadar yaklaştık birbirimize. Aynı anda ağızlardan çıkan merhabalar havada birbirine çarpıp yere düştü. Çocuğun elini sıktım ve biçimsiz dudaklarının arasından fırlayan adını bir daha asla hatırlamamak üzere oracıkta unuttum. Nasılsınlar, iyiyimler, siz nasılsınızlar… Siz mi? Sen ne ara siz oldun ya, bir elin neden bu suratsız adamın elinde tutuklu?

         Büyük bir heyecanla, bana gününü anlattın. Saatlerdir yürüdüğünüzü, filmin ne kadar güzel olduğunu vs… Ben de kendi muhteşem günümden bahsettim . Derken konuşulacak şeyler bitiverdi. Bir yabancı kısaltıvermişti cümleleri aramızdaki mesafeyi uzatırken. İkimizin lisanına yeni sokuşturduğun bu noktalama işaretiyle ne yapacağımı bilemeden öylece kaldım yanınızda tuhaf, emanet bir valiz gibi.

         Ankara’ da bir an önce evlerine gidip çocuklarını sevmek isteyen simitçilerin dört bayat simiti bir liraya sattığı saatlerdi. Herkes ve ben ve sıska çocuk sana bakıyorduk. Hepimiz o sıralarda kimsenin kaçamadığı şarkıdaki gibi ansızın hayatına girip kahramanın olmak istiyorduk.

         Ana fikri tekrar görüşmek olan son cümlelerden sonra dilinin döndüğünce iki yöne de gidilebileceğini anlatan bir trafik levhasındaki ok uçları gibi uzaklaştık birbirimizden. Çokluğunu görmemek için arkandan bakmadım. Önümde uzanan Kuğulu’ ya gitme planı da kafamda gittikçe yalnızlaşıyordu. Başım dönüyor, midem iyiden iyiye bulanıyordu. Gözlerim kusmak için Bulvar’ ın en kuytu bir sokağını aramaya başlamıştı bile.

07,12,2017