BELKİ BIRAKMAK

Orada duruyor:

Neredeyse hiç edilmemiş sözler -çapaklı bir şiirden belki-

kimsenin pek fazla dikkatini çekmeden

göçüyor kulaklarımın kılcal umursamazlığından

Şevki kırılmış kanatları birikiyor yüksek tepelerde

Demek ki göç bitti

Belki de şarabı terketmeliyim

Ta nehirler yılı başlayana,

eriyen kadınları evlerin uzun çizmeleriyle sokaklara akana kadar

sarhoş eden nesnelere dokunmamalıyım…

Belki de burada durmalıyım bütün kış

Tüylerini çoğaltmış kediyle, kuyruğuna mutlu bir bayrak takmış köpeğin ortasında ağaçların sönüşüne hayretlenip oturduğum masaya belki de şarabı bırakmalıyım

bırakmalıyım

bırakmalıyım çağrılınca açılan yaralara kırmızı olmayı…

24/12/18

SEN DAHA KÜÇÜKSÜN

E06D3E08-4421-43B1-95EC-B09D4922C59D.jpeg

Aşkın Kirpisi’ ni seviyoruz

Ellerimiz kan

Aptalız biz; öpüyoruz Aşkın Kirpisi’ ni

Dudaklarımız kan

Yanağında bir ben beliriyor, bir harita: gidilecek düşlerin yerleri küçük dokunuşlarla işaretlenmiş

Göç kuşlarıyız biz; bulutların kuluçkasında büyüyoruz

İnmemiş sayfaları okuduk, iyi insanlarıyız mahallenin

Fakirlere verdik tanrımızı

Münafık tohumlar dökülmüş olmalı ki geçmişimize

Uzlaşmak için tapıyoruz yine de zaman zaman

Aşkın Kirpisi’ ni seviyoruz ellerimiz kan

Aptalız biz; tuzdan şehirlerde ağlıyoruz

Eriyor duvarlar, evler, sokaklar meydanlara akıyor, harabelere harebeler çatılıyor

Kokmuyoruz, küflenmiyoruz, çürümüyoruz

eriyoruz sadece

Uslu yürüyoruz, yavaş çeviriyoruz bakışlarımızı gördüklerimizden göreceklerimize

Dudağımızı çatlatan sözü ıslatıp konuşmak istiyoruz

YASAK!

Korkuyoruz hüznün depremi ansıtan sarsıntısından

Adı neydi mayıs ortası kesilirdi bir rüzgar,  sobaları kaldırırdık

Hatırlayamıyoruz

Herkes içindeki kalabalığa dönüyor

Uzun vadeli hesaplaşmalarda biriktiriyor herkes yorgunluğunu

Yersiz yurtsuz, uykusuz kalıyoruz

Ormanın yaban kuzusuyuz gölgemizin parıltısından süslenip çıkıyor yeşil kanatlı kelebekler

Dağı çatlatan sudan içiyoruz; yaşıyoruz böylece

Kim bilir kaç gün olmuş saçlarını kestirmişsin

yeni anlıyoruz

Kim bilir kaç gün olmuş gözlerin daha yeşil

Aşkın kirpisini seviyoruz

Ellerimiz kan

Aptalız biz

Yeni anlıyoruz…

13,11,18

 

İÇİNDE MÜLTECİLER VAR SENİN

ECE2DF10-C9FE-4DDE-A5DD-E20710202B0A

Günleri eritiyorsun günlerinin içinde

Mülteci harfleriz ağzında, tutunabildiğimiz seslerle konuşuyoruz bu yeni iklimle

Rüyalarımızdan serpiyorsun rüyalarına bir tutam tuz gibi, kaynayan suya atılan defne yaprakları gibi

ucuz düş gücünüz senin, mülteci bir tadız ağzında

kaçarken yanımıza alabildiklerimiz kadar  kaldı bizden

Sen yetiniyorsun bizimle; biz de uykunu uyuyoruz, yeni bir vatanmış gibi uyuyoruz bütün uykunu

ama hiç görmüyoruz seni rüyalarımızda, hiç lafa girmiyorsun, hiç küfür etmiyorsun hükümetlere, kafa çekmiyorsun bizimle, hiç şiir okumuyorsun günleri günlerine eriten sesinle

Sen yetiniyorsun soğuk giren deliğini ruhunun kapatır gibi yırttığın bir parça bizimle…

01,11,18

DENİZE BAKARAK ÜŞÜMEK

1CDE97AC-1985-4BEE-85C3-FCD0475E8733

Üşürken denize baktığında ne görürsün?

Ben kıyılardan içerilere karınları sardalya dolu kuşların estiğini görürüm.

Kumulların kışı geçirecekleri yerlere  fok balıkları gibi usul gövdelerini kaydırdıklarını, yumurtadan çıkmayan kaplumbağa yavrularının çürüyüşlerini, bulunmamış yazılı taşlardan silinen hikayeleri, sönen ateşleri, göç yollarından kalkan tozu görürüm

Ben üşürken denize baktığımda gülünçleşirim.

Korkuluğa taş atan bakışıyla insan evde gülmek için tutar beni, hıçkırığına komşu büyük yalanlarının yanına koyar

Karga ufka yakın toplamaya başlar kendini,  birazdan kanatlanacağını görürüm avluya serili cevizlerin, pembe el sabunlarının, şişe tuborg kapaklarının peşine düşmeye

Ben üşürken denize baktığımda bakışıma katılır kış.

Güzel ülkelerden kartpostallar yollar, sevgilisine mektup yazamayacak kadar mutlu dolaşır betimlemek için fırtınası güzel şehirlerin sokaklarını, şiir satılan tezgahlarında pazarlığa tutuşur.

Beremin kıvrımını parmaklarımın çengeline  takar indiririm kulaklarımın üstüne

paltomun içine küçülürüm 

bir gündüz masalına başlarım ayaküstü

gözümün renginde çatlar kışın ilk şimşekleri

uzar dağlara o ışıktan hızlı düş

çatımıza ısınmaya gelecek kar tanelerini görürüm…

20,10,18

 

 

KUTUDAKİ KEDİNİN SÖYLETTİKLERİ

08406740-5E40-437B-82BE-03B89DA8572B.jpeg

Gecenin on buçuğu canım kahve istedi

Çıtçıtçıtçıt poavvv

.

.

.

kaynıyor, kara ağır baloncuklar çıkararak: köpüğü sönecek birazdan, daha koyu ve sade olacak her şeyimden seçtiğim bazı şeyler, kulpsuz fincanda sonsuz dudaklarınız için biraz pay, tabağa lokum konulabilir, boşverin bayatsa tadımız kaçar –

pencere açık, duvara tırmanan sürüngen sesleriyle birlikte ışıksız serinlik akıyor içeri

gölgenin şekle soktuğu eşyaların sınırlarına basmadan koltuk örtüsünün düzeltildikçe yinelenen kıvrımlarından yongalanarak plastik çekmeceden bozma yuvasına uyumaya gitmiş kedinin hep sıcak izini sürüyorum bir cigara içimi

televizyonu açmakla açmamak arası yürüyorum oturma odasının yaradılışına ters yönde

yorgunluğumu eğliyorum böylece 

keşke cezveyi ıslatıp lavaboya öyle koysaydım

kahvenin taşmaya niyetlendiği yerde ovulmadan çıkmayacak ince bir bilezik belirecek 

bu kaçınılmaz

öte yandan ne çok seviyorum sizi

okuldan -cevap vermenin ederlere bağlanmış mecburiyetinden-kaçmışım gibi dalgalanıyor saçlarım

yokluğumun numarası saman kağıtta yatılı kalacak bütün gün

ben otobüsle gidilecek kadar yakın bahara doğru evci cıkmışım

piknik masaları henüz boştur

elimde siyah poşet şıngır şıngır

hava şimdiden şıkır şıkır

bundan başka bir şiirde bahsedecektim ya

dayanamadım…

14,10,18

SAATLERİZ ARTIK

10BADA13-15BB-4BF5-B423-84BDFB4898E6

Zaman örgütsel bir doküman gibi gizli dağıtıyor kendini saatlere/ Beş kalıyoruz/ Tedirgin yirmi geçiyoruz/ Ona anılarımızdan sunuyoruz avuç içimizdeki bıçağın ince çizgisinden, emziriyoruz onun sütten kesilemez ruhunu/ Bizi bir kış daha yaşatmak için ölüyor sanki güz/ Tuzlayarak sır küplerine basıyor bozulacak şeylerimizi: bazı duygularımızı mayalayıp ekşiterek/ Güllerin taç yapraklarını döküp küçük narlara dönüştüğünü görüyoruz/ Çıplak dallarda sarı tüylü ayvalar/ Ekimin kelimelerini ıslak pamuklara sarıyoruz Kasımın cümlelerini yeşertebilmek için/ Sarhoş olmak için ikiden fazla adam, birden fazla deniz gerekiyor akşamları/ Ağaçların kara gövdelerinden toprağa yürüyor suyun rüyamıza girecek sesi/ Bizi uykunun sofrasına götürecek sesi/ Köklerin bittiği yerden sonrasının sesi/ Ellerimizde sapı düş kakmalı gümüş kaşıklar/ Saklıyoruz kendilerimizi yeni bir baharda dirilmeye/ Zamanı bekleyen saatleriz artık…

10,10,18

SANA İSTANBUL’ DAN

15A64A32-0EB1-479E-8FE4-417DD7F409F4

Gözlerine isimleriyle yaşamak isteyen çiy kuşları inip kalkıyordur bu günlerde

Oralardan bile aklımı yaprakların hışırtısıyla ve yeşil limon kokusuyla dolduruyorsun

dün gece çiçekli bir elbise giydiğine yemin edebilirim

Haydarpaşa’ dan kalkan hayal meyal bir ekimle geliyorum sırtımda- göstermelik bir çanta-

parmaklarımın boğumlarını tımarlıyorum nicedir, tuttuğumda ellerini yanılmasınlar

Bir de sana İzmit’ te trene binen Boşnak oğlandan pişmaniye alacaktım ama vurmuşlar onu ben de yeni öğrendim

yüksek hızlı bir intihar süsü vermişler ölümüne 

kız meselesi diyen de var yerleşik bir hayata geçme hevesi diyen de

Ah sevgilim

yana yatmış yazılı taşların

kirpiğinde biriken yaşların

gününü gün eden puştların ömrü uzun olsun

söyle, ayıp yok aramızda

söyle, dönerken İstanbul’ dan sana ne getireyim…

08,10,18