TOPRAK YALNIZLIĞI

Ölü zamanların dilini biliyor muyuz yoksa sevgilim
Çürümüş ifadelerine bakarken solgun fotoğrafların
sanki anlıyorum ne söylediklerini
öpüşürken birden yaşamaya saplanıp kalmış iki fosilin
Ölü zamanların dilini çözüyor muyuz yoksa sevgilim

Rüzgâr sönünce dans etmeyi bıraktı palmiye
Çantasını yokladı otobüsten inerken kadın
Sorumlu belediyecilik bizim işimiz diyerek, tez farkedilen yoklukların telafisi için tarifeli seferler düzenleyeceğini açıkladı eski günlere yeni başkan
Yıkılmayı bekliyor öte yanda erken boşalmış apartmanlar yeni imar planı uyarınca
çekirdek çitleyerek birlikteliklerini muhafaza eden ailelerin kentsel dönüşümlerine pozisyon zenginliği sunmak için

Öyle hafif ki bazen kuşlar
kanatları yok
Saatlerle ileri geri oynanmayan
ölü zamanlardan bir dilimde
toprak soylular, kavram cesetleri ve sevgilim, cancağızım, iki gözüm
baktıkça geçmişin bizde kalan yüzüne
herkesin elinden yalnızlık dökülüyor
herkes beceriyor kendine kadar yalnızlığı
yalnızlık herkesi

Yorgun ruh hızlı düşer
kazılmamış mezarına
Bir önermedir onun dudaklarınızı süpüren ezgisi
Her anımsayışta kendini doğrulayan

dua etmeyi de bıraktık
kayyum tanrılardan dilimizi anlayan yok…

14,01,21

DEĞİL

Olympos Antik Kenti/Antalya

Uzun ismime çekilmiş olsa da yırtık bir yelken/ Cilalanmış parkeleri çizen ayakkabılarımın çoğu deniz görmüş değil/ Solgun kış göğünün altında soyununca etimden benim olmayan esmerliğini tenimin/ Görünecek güneşten arınmış yüzüm/ Anlayacaksın/ Her kıyı denize senin kadar yakın değil ve her tanrı şeytanını cennetten kovmuş değil
Az kaldı yetişiyorum/ Elimden düşen bir şeyi yakalar gibiyim gün ortası, kalabalık içinde/ Son anda herkes rahat bir nefes alıyor/ Şimdi cevaplanabilir titreyerek çalan telefonlar/ Taze bir fırt çekilebilir cigaralardan/ Kirli ve temiz çamaşırlardan ibaret evlerin kapıları açılıp örtülebilir/ Düşük faizle borçlanabilir piyasaya tatlı su balıkçıları/Çekilen suların kenarında rakı içilebilir/Anlayacaksın/ Herşey demirden değil/ Erir bazı sözler bazı şarkılarda ve bazı şeytanlar anlatıldığı kadar kötü değil…

29,12,20

NO COMMENT BEBEĞİM


yanılmayacağım bu sefer
apartmanımıza hiç gelmemiş kelimelerle
anlatırken gitmediğim yerleri
serilince ayaklarımın altına
ellerimden yavaşça seyrelen atlas
anılar ve hayvanlar sahipsiz de güzel
şimdi şarabını bitir
bebeğim
açılması gereken kopçalar var
sımsıkı sarılmak için birbirimize
aramızdan çıkarmalıyız sentetik dokunuşları
nolur üstüme varma daha fazla
bu akşam olan oldu
söz yarın sen yokken oturup bekleyeceğim
seninle gelmesini sarhoşluğun
şişeler, bilyeli kapaklar
geç kalma bebeğim
bir yolculuk var aklımda
merdivenlerden çıkacağım
kim bilir kaç kat
kaç kat soyacağım gökyüzünü
mevsiminde yetişmiş olgun akşamı koymak için organik soframıza
ormana yakın mahallelerden de pastoral birkaç şiir kopartırım
bahçeli evler, köpek kulübeleri, pergolalar
geç kalma bebeğim
acıktıkça ağzım bozuluyor
eften püften diyemiyorum
ottan boktan oluyor herşey
bağırıp çağırıyorum vara yoka
sonra huzurun tekrar tesisi için
sert önlemler almam gerekiyor
yer yer demokrasiden taviz veriyorum
ve 10dan sonra alınması yasak şeyler çıkarıyorum engin derin büyülü ceplerimden
yani işte geç kalma bebeğim
orta şeritte seksen beşe sabitle hızını
siktir et varsın geçsinler sağından solundan vızır vızır
selektör yapanların, korna çalanların alabilirsen plakasını al
sonra hesaplaşırız icabında
en çabuk öyle geliniyor
denedim kaç kere
ceza da yemiyorsun

lafım bitiyor
başa dönüyorum bebeğim
ve boşalan cam şişelere zeytinyağı ve sirke koyarak geri dönüşüyorum hayata
bu kolaylığı bulduktan sonra şair oldum zaten
başka şeyler doldurarak aynı şeylerin içine
pek de fazla kıçımı kaldırmadan aslında…

18,12,20

SEĞMENLER PARKI’ NDA KATARINA WITT’ TEN TEKMEYİ YEDİĞİMİ ANLATIR

Meğer önsızısıymış hazin sonuna ilerleyecek öykümüzün
Seğmenler Parkı’ nda ilk buluşmamızda
niyet ederek Allah rızası için buz tutmaya
hazır olan kışa uyan toprağa
üçlü axel’ a kalkıp başarıyla düşen yapraklar

sonrasında
ağrı kesici eylemler
kutu bira
tuzlu leblebi, fıstık
İzmir’ deysen kürdana saplanmış kornişon turşusu
unutmadan
bi de şu
yok o değil
yanındaki
hah o
– yalnız abi bunlar depozitosuz haberin olsun
kapı arkasında biriktirme boşuna
para etmez…

22,11,20

KIŞ ÇAYI


bu dinginlik
odaya tutunan uslu havada
şarap
tükendi
kadehin dibinde külleniyor soğuyarak kırmızısından
onu ovsan mı güneşin tarçınıyla
ellerinde ısrar eden kokusundan mı sürsen

rüyalar geceden önce başlar
beklemez kimsenin sarhoşluğunu
yüzünü beceremediğin adamlar görürsün
ellerin açık uyursan
kabul olmuş duaların dökülür
saçların, pul pul derilerin
halılara akar
hapşırır  antihistaminiciklerini yutmamış maskesiz tanrılar

eğer bulaşırsa sana kutsal şeyler
kamu spotlarında anlatıldığı gibi en az yirmi saniye günaha gireriz
şayet ortam müsait değilse cehennemi düşünürüz birbirimize dokunan yerlerimizle
ateş çünkü kâfirin savunma mekanizmasıdır
soyunup
soyunup
soyunup
yıkanırız geç kalan kışın şadırvanında
kabul görene kadar derecemiz alışveriş merkezinin yüce kapısında

amin mi tanrım …

14,11,20

İYİ HIRSIZLAR AÇ KALIR


Köksüz kelimelerle, şarkılarla sarıp sarmalayarak
sınama dudakları
Böyle artık
soluk bir  nefes nasıl asarsa bıyıklarımın ucuna güzün ıslak şemsiyesini
nasıl kızıl bir yaprağa dönüşürse dökülmeye hazır tüylerden ibaret kuşlar
ve Şubat başı tanrıya dokunan sesler nasıl inerse çatıların kırmızı toprağına
yarım cennet, yarım cehennem altıgen ayetler olarak

Böyle-ce  artık
geri veremem geceye
çarşafları kırıştıran uykuyu
getiremem çaldıklarımı
iyi hırsızlar aç kalır
Sen de bi yemin ediversen ölür müsün bundan sonra bin kere tanısan da
beni görmezden geleceğine
dolaşırken şafakta kurulan hırsız pazarlarında
aramıyormuş gibi geçeceğine tezgâhımın önünden
Sen’ in olmayı unutmuş eşyalara bakarken
kaşımayacağına gözlerine uzanmış dünlenen zamanı…

07,11,20

ŞEYLERİN MESELA


elinde bir külah bol kepçe zencefilli dondurma
ayağında rahat sandallar
alnına yapışmış saçların
ArtıkOkunulamazKitaplardanHarfler gibi
BatıkŞehirleriAnlatanKilTabletlerdekiKutsalBirRûn gibi
terden tere geçen sözlerisin el ele tutuşanların
yok olmayan kemikten kelimelerisin tanrılarını yakarken elleri tutuşanların

bacaklarının pürüzsüz yokuşundaki sona
bu kıyısı masrafsız denizin yamacına
Üsküdar rıhtımında iki sosisli yemeye
dilek ağaçlarına tırmanarak mı varılıyor
buruşturup atıyorum boş bira kutularını
suda ne kadar çözündüğüm yazıyordu muhteviyatında
sen ona göre mi ağlıyorsun birisini terk ederken
şeylerin mesela önden sevişmelerin filan
ne kadar çözündüğüne mi bakıyorsun  gözyaşlarında
ne kadar zaman sonra unutulması gerektiğine üçlü kanepede seyredilmiş bir filmin
neye dayanarak karar veriyorsun
dört gözle cevabını bekliyorum
çünkü artık tek kişi değilim
alnımı sürterken esrarla sıvanmış duvarların sloganlarına
ve bodrum katı meyhanelerinde kusmuklu hülyalar içinde beklerken
cigarası bitenlere imdat saran süper bir melekle tanıştım
beni aldı, kör bir şifacıya götürdü
çakısının tersiyle şakaklarımı çente çente
kendine mal etti zaten benim olmayan ağrıyı
elleri aspirin kokuyordu
biraz da sargı bezi ve çocukları susturmak için fındıklı akide şekeri
meleğin kanatları kızartma kokuyordu
rakımız bitmiş gibi birbirimize baktık
birkaç karanfil tanesiydi seni ilk öpüşüm…

19,10,20

DENİZE YÜRÜYEN

Orman denize yürüdü
Omuza uzayan saçlarıyla
Dağın ensesinden inerek
Bulutların demir olduğu o günde
Gök sert yastığını koydu düşümüzün altına
Çobanın ellerinde yorgunluktan yontulmuş  uzun değnek
Dayanmış uyuyordu meşe palamutuna…

09,09,20

KISA İŞLERİ YAŞAMANIN

Her şeyden esmer,
Göğe konunca açılsa da
Yıldızları gecenin/

Düşen yaprağı
Bulmalısın çabucak
Uyanmadan ağaç/

Öğrenmeliyim
Sol elle iş yapmayı
Yoksak biz eğer/

Gökyüzü mavi,
Çıkmalı gölgesinden
Huş ağacının/

Gülü bulmaya
Seninle gidelim mi
Kadife seziş/

Ihlamur kokar
Serpilirsen dilimde
Bütün sözlerim/

Çocuklar söktü
Bense yeni başladın
Okumaya baharı/

Bak gördüm seni
Saklansan da benden
Küçük kırlangıç/

Şu yeşil zeytin
Kapkara olacak mı
Gözlerin gibi/

29,08,20

DIONYSOS’ UN ATLARI

Eynif Ovası/Yılkı Atları

Dağların ardında koşuyor yankı atları
unutulmamış pişmanlıkların peşinde
Her gece aynı masada kahrediyor aptallığına Dionysos
Ah nasıl kaptırdım, diye dövünüyor, suyu şaraba çeviren küpümü İsa’nın tanrısına
Nicedir geçmiyor adım kutsal günlüklerde,
taş sunaklar kanlanmıyor kulların dilekleriyle
Ezdiğim üzüm,
çürüttüğüm kabuk
neşesi hadım edilmiş şenliklerde
buruk bir tat emzirdiğim sarhoşluk artık bana
Sıcak yanağını sevgilinin söküp aldılar göğsümden;
nasıl severdim oysa onu kalabalıklar içinden seçmeyi,
çiçekler yaratmayı yan  yana gelene kadar,
ağacın gölgesinde dönmeyi bir öpüşmek saati gibi fırıl fırıl

Koşuyor yankının atları
Koşuyor sesimin dünyayla çarpışan heyecanı
Yetişmek ne zor dörtnala acılarla geçen  şimdiye…

22,08,20